ne kadar siirimsiyiz

ne kadar siirimsiyiz

yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..

DIR DIR, VIR VIR

3/7/2008
Kategori: deneme





Dırdır Sepeti

Çoğumuz ve bazan de hepimiz bayan da olsak erkek de, kadınların dırdırcı olduğunu düşünür ve şikayet ederiz zaman zaman… Eğer bayansanız kabul etmezsiniz kendinizin dırdırcı olduğunu, annenizden veya çevredeki başka insanlardan örnekler verir, şikayet edersiniz….Küçük bir kızken annem gibi olmayacağım, dersiniz de, bir bakarsınız yaşınız kemale erince, annenizden beter bir dırdıra sahip olmuşsunuz… Bu kadınların doğasında var aslında… Kimbilebilir sebebini, belki duygusal oldukları, herşeyi ayrıntısal bir beyinle algıladıkları için olabilir mi?… Ama erkekseniz bayan dırdırından muhakkak bir şekilde bir kuyruk acınız vardır ki, konu açıldı mı bir ’aaaahh ‘ çekersiniz mutlaka…. Niyeyse kadınların tersine söylemezsiniz ki, anneniz hiç dırdır etmemiştir, hiç ondan şikayet etmeyi gururunuza mı, kendinize mi, içinize mi sığdıramazsınız bilmem, yediremezsiniz kendinize… ‘Neden dırdırcı bu kadınlar, her şeyin en iyisi,en rahatı, en güzeli onlardayken niye hoşnut olmazlar hayatlarından, hatta hep niye temcit pilavı gibi geçmişte olan biten herşeyi unutmazlar da ansızın önünüze çıkartıverirler en küçük şeyde?’ diye hayıflananınız çoktur… Çok_tur da bir türlü dırdıra sebep olacak davranışlardan kaçınmayı düşünmezsiniz…

Halbuki kadınlar için çok kolaydır dırdır sebepleri…

Kadınların en çokları; İlkleri unutmaz kadınlar, ilk sevgi sözcüğü, ilk sevimli kelime, ilk aldıkları yara, ilk başarı, ilk mutluluk, ilk adımlar… Önemli günler, tarihler, hele de unutulduysa vay halinize, tam bir malzeme olur dırdıra… Hakaretler, küçük bir sinir anında söylenmiş sizin için önemsiz bir cümle, belki başka bir cins için basit bir sözcük olarak da algılansa kadın için önemliyse unutmaz, atar sepete… Kendi söylediklerini çabuk unutur da, sizin söyledikleriniz asla çıkmaz aklından… İşine gelmeyen her kelime kazınmıştır beynine, daha sonra söylenmek için… Dırdır sepetine atılmıştır, o sepet de her geçen gün dola dola beyninizi tırmalamak için hazırlanır… Bu yüzden adları çıkmıştır, sustukları zaman bile çok şey konuşur dilleri… Bir de hoşuna gitmeyen şeyler ki, kadınları konuşma kuyusuna düşmüş gibi yapar, susturamazsınız ne deseniz…

İşte erkekleri deli eden kadın dırdırları:

 

Sokak kıyafetinle oralarda oturma, üstünü değiştir!..(tertemizim, evde rahat
edemiyeceğim de nerde edeceğim?)

Bu eşyalar benim sana mı sorcam!… (Beraber alınmıştır çoğu)

Nerde nasıl giyinileceğini ben bilirim!… ( Hiç de bildiği yoktur)

Şunu şöle yap, bunu böyle yap!.. ( sanki ben bilmiyorum)

Akşama şunları al eksiksiz!… ( para mı var )

Yaptıkları hataları hiç kabullenmezler…( Bütün hatalar benim mi)

Beni neden aramadin?.. ( aah kaçacak yerim olsa)

Oraya neden bakıyorsun? (nereye bakayım?)

Tlf neden kapali?..

Yapma, etme , gitme!.. (Baş üstüne’)

Git dişlerini fırçala ondan sonra … ( Kendisi günde bir kez fırçalasa..)

Sen bunu bana önceden de yapmıştın… ( tarih öncesi çağ )

Annemin evinde olsaydım… ( sanki orda baskı yoktu)

Bir gün de beni düşünsen!… ( beni düşünen mi var)

Senin için saçlarımı ağarttım… ( bir tane beyaz saç teli olsa, yanmayacağım…)

Çok yoruldum, bütün gün ayaktaydım…. ( Günlere yetişmek zor tabii..)

Aaah beni kimler istedi de, seni seçtim… ( seçmez olaydın!..)

Onlarla da olmaz, onlarsız da yaşanmaz derler ya, bu da tuzu biberi galiba… Erkeklerin işi zor aslında….))))

Ne senle yaşanıyor
Ne de sensiz oluyor
Bu garip bomboş dünyada
Ne kahrın çekiliyor ne dertlerin bitiyor
Gülmüyor bu yüzüm gülmüyor…

Ne umdum neler buldum
Mecnundan beter oldum
Öldürür beni bu sevda …)))

 

ferkul

25haziran 2008

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Benim adım aşk değil

30/6/2008
Kategori: edebiyat_siir

Benim adım aşk değil

 

Gidelim....

Yağmur başlamadan, sele karışmadan, yıldırım çarpmadan gidelim... Birazdan yağacak gibi, henüz erkenken geç vakte kalmadan, belki hava kararmadan, gidelim... Saat on ikiyi vurmadan, sindirella prensesken, hala güzelken, arabası da varken, prensini de bulmuşken, kaçırmadan, kaçmadan birlikte gidelim... Sevgiler çiçek_ken, tomurcukken, dikene vermeden kendini, güle dönüşmeden, mis kokusu bahçeyi sarmadan gidelim... Tadındayken çay, tam da demindeyken içelim bir bardak, soğumadan gidelim... Gidişleri dönüşlere çevirmeden, gözyaşları sele, yağmura dönmeden, gidelim...

Akşamlar bizim... Hiçbir yıldız kaymadan, dilek bile tutmadan, ay dolunay olmadan, gidelim... Gece bitmeden, sabah olmadan, toprağa çiğ düşmeden gidelim... Kalırsam, ben bende yok olursam, ayakta duramam, düşerim...Düşersem kalırım... Kalırsam gidemem, sabaha varırsam, aydınlanamam, karanlıkta yaşayamam, gidelim... Bedenim düşmeden, ayaktayken, gitmeyi düşünürken, gidelim... Karar vermişken(ki kararsızlık bendedir), haydi demeden , gözümden yüzünü ayırmadan, veda bile etmeden, hoşça kal demeden, gidelim... Yol, iz bilmeden, sonunu düşlemeden, düşe hayali katıp da uyanmadan, uykusuzca yürüyelim... Hiç uyumudan, etrafa bakınmadan, kimseden çekinmeden, gidelim... Gitmek daha kolayken, zora başlamadan, yollara koşmadan, güneşe aldanmadan, sabaha varmadan, gidelim...

Ki o sabahlar beni sende saklar... Sende aydınlığı saklar, bende seni yaşatır... Yaşarken henüz, sen ölmemişken bende, gidelim... Kendimde kaybolmadan, sende beni bulmadan, gel yüreğim, beraber gidelim... Yanımızda kimseyi götürmeyelim... Uzak bakışları, geçmişi, geleceği, anıları, hayalleri bırakıp da gidelim... Gel yüreğim, kınalım, garibim, sevdalım, yalnızlığım, yakarışım, duam, canyoldaşım, korkularım, yanmışlığım, yanılmışlığım, beni bırakma, birlikte gidelim...

Benim adım aşk değil,

aşka bakışken,

sana gülümserken,

yağmur yağmadan,

sele dönüşmeden,

güne küsmeden,

henüz vakit varken,

erkenken,

aşk doğmadan,

sabah olmadan,

gidelim...

 

ferkul

15haziran2008

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Çaresizlik böyle bir şey mi?...

15/6/2008
Kategori: gunluk

                             
 

Oğlum OKS sınavını kazanamadı...Kendisi de , biz de ne kadar üzüldük, ne kadar?.. Bir yerde bir yanlış var ama, kimde?.. Anne baba olarak bizlerde mi, çalışmayı çok sevmeyen oğlumda mı, sistemde mi?.. Hepsi birden mi?.. Halbuki ilk kez bu yıl sınav gayet kolaydı diğer yıllara göre, daha basitti özellikle Türkçe_ Sosyal soruları... Yine de yolunda gitmedi, gidemedi işte... Yolunda gitmesi için eksik olan neydi, yaşıtlarına göre daha mı az çalıştı, daha mı az yetenekliydi, bu yarışma ortamına mı hazırlayamadı kendini, yoksa sistemde yanlış olan bir şeyler mi var, yolunda gitmeyen, olmaması gereken?..

İnsanın hayatını iki saate sığdırması, geleceğini iki saatin içinde görmesi, hazırlaması ne kadar kötü?.. Hatta ne acımasızlık!.. Başka nasıl niteleyebilirim ki bu sınav sistemini, hangi kelime daha iyi yakışır acımazsızlıktan başka?... Daha 14 yaşında hayal kırıklığı ve geleceğe yönelik endişelenmek de nesi?.. Kimbilir belki yarınlarda bu saçma sınavla seçmece öğrenci yarışmaları kalkar, ama o zamana kadar olan zaman zarfında kaybeden çocukların hakkını kim verecek, yıkılmışlığını, korkuyla izlediği yarınlarda bu gününü kim kurtaracak?...

Çok üzgünüm, oğlum OKS’yi kaybetti, hayatta başarılı olmanın ilk adımında tökezledi, düştü?.. Nasıl kaldıracağım elinden tutup, nasıl yükselteceğim kendine karşı kırılmış gururunu, nasıl yükselteceğim ezilmişliğini?.. Hayatın sonunun oks olmadığını nasıl anlatacağım, belki de (elinden gelenin en iyisini yapmadığını düşündüğüm halde) elinden geleni buydu, böyleyse nasıl söyleyeceğim daha fazlasını yapabilirdin’i?.. ‘Başarısızlıklar başarıyı getirir ‘ yalanıyla mı kandıracağım, bir ikinci şans tanınmamasının nedenini nasıl anlatacağım ona?... Şansın kendini bulmakla, kendini tanımak, kendini yaşamakla yaşanabileceğini öğrendiği zaman çok geç kalmayacak mı?...

Oğlum OKS seçmecesinde kaybetti... Seçilmişlerin arasında olamadı, yerini sağlama alamadı.Hayatından büyük bir yaprağın kopmasından dolayı çok üzgün... Olayın önemini şimdi farketti, kaybedince yeniden kazanılır mı?.. Bunu da öğrenecek tabii ama, on milyon adım geriden mi yürüyecek seçilmişlerin arasında?.. Halbuki o benim şeçilmişim, gözbebeğim, en özelim, canımdan canım....

Oğlum OKS yi kazanamadı, bu yarışmada ondan çok, velayet alan ben mi kaybettim?..Benim gibi kaç anne baba çocuklarının gözündeki çocuksu gülümsemeyi kaybetti?.. Nerede hata yaptık?..

Bir yarışta geride kaldı, yanlış bir mevsimde, yanlış bir oyunda rolü vardı...Yerini 100 soruluk bir test aldı dik durmasının, yaşamının ilk tecrübesinde kaybetti... Bir sınav kazanamadı, sadece fen dersi sorularını cevaplayamadı diye o yüksek, seçilmiş, serpilmiş okullarda, sıralarda olamayacak... Arkadaşlarının arasında mahçubiyetin en acısını yaşıyacak, çok üzüldü, daha da üzülecek, ben izleyeceğim...

Çaresizlik böyle bir şey mi?...

Oğlum OKS’ yi kaybetti, ben onu kazanabilecek miyim yeniden?..

            ferkul

9 haziran2008

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRKÇE OLİMPİYATLARI İZLENİMLERİM

8/6/2008
Kategori: edebiyat_deneme

Gördüm, Türkçe ile yarışılır olmuş, dünya ülkeleri toplanmış, yarışmaya katılmış, bir varmış bir yokmuş değil, sanmayın öyle, sahiden olmuş.Ne sanal bir görüntü, ne çizgi, ne roman... Necip fazıl’ın, gerçek üstadın Sakarya’sını ezberlemiş güzel bir yabancı kız.Daha benim oğlum ezberlemeden, henüz bir çok Türk genci varlığından bile habersizken, kendindenmiş gibi, yaşamış gibi okumuş, dudaklarından süzülen sanki kendi diliymiş gibi, cümleler atalarının kanındanmış gibi akmış, coşkun sular bu kadar güzel akmazmış... Gözlerinden yaşlar döküle döküle, haykıra haykıra, mısraları içinde duya duya, dinleyenleri ağlata ağlata okur olmuş... O kadar güzel okumuş ki, Türkçe’yi o kadar güzel şiire dökmüş ki, gercek Türkler utanmış Türklüklerinden... Kendi katlettikleri dillerini başkasının ağzına yakışır görmekten... Belki okunan şiirden çok duygulandıkları, akıttıkları gözyaşı bozulan dillerineymiş... Karamanoğlu Mehmet Beyden de utanmışlar, fatihlerinden de, kanunilerinden, hatta deli Osman’dan bile... Emanete hıyaneti bilir misiniz, ne kadar çok ihanet ederseniz o kadar çok verirsiniz kendinizden, benliğinizden,sökün eder gibi gelir... İlk hırsızlık gibidir, ilk kumar, bir yudum şarap gibi, gerisi sonradan gelir...Yığılır, yığılır, toplayamazsınız dağınmışlığı, dağınıklığı, bitikliği...Keşkelere sığınmak bir dili nasıl geri getirir ki?... Hangi şeyi geri getirmiş ki hayatta?..

Gördüm... Bir şey oldu, dünya tersine mi döndü ne?.. Herkes İngilizce kursları alırken, Almanca konuşmaya çalışırken, yollara, sokaklara, dükkanlara ingilizce isimler yazılmasına alışmışken, hatta hiç ingilizce bilmeyen bir cahil vatandaşımız bile bunların anlamını bilirken, bir çok ülkeden çoğu kız, bazısı erkek, zencisi, sarışını, arabı birleşmiş, türküleri söylemiş, sanat müziğini sanat bilmiş, ezberlemiş, hakkını vere vere,duya duya inletmiş yarışma salonunu... Bir tanesi ü harfi kendi dilinde yokken çile bülbülümü söyleyebilmek için üç ayını harcamış, ömründen üç ayı bülbüle vermiş... Değmiş ama, sevdiğin bir şeyi, istediğini elde etmek kadar, amaca ulaşmak için kendini harcamak kadar güzel yorgunluk ,sonunda başarmanın mutluluğu kadar güzel bir övünç var mı?..Bir tanesi karadeniz kızı gibi, has laz türkümüz gibi, giyimiyle, davranışıyla konuşturmuş türküyü... Bir diğeri Cem Karaca’yı yerinde rahmetle andırmış, ya rab, diye diye inletmiş salonu...

Gördüm... Bu masal değildi, bin bir gecelerden biriydi,ne şehrazattı, ne atı vardı, ne yolu, ne dağı,ama efsaneydi sahneleri... Renkli ışıl ışıl bir yarışmaydı, içinde dilimi gördüm...Dilimin içinde sevdayı konuşturan yabancıları gördüm... Sevdamızı sevda bilmiş, türkümüzü kalpten sevmiş, şiiri destan bilmiş güzel Türkçe dostları gördüm.Yüzlerinde ay parlıyordu, geceye ışık olmuşlardı... Utandım... Utancımı dillerinde gördüm...

ferkul

2haziran2008

 

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Benim adım mayıs....

4/6/2008
Kategori: deneme

 

 

ADIM MAYIS

Mayıs bitiyor, mayıs bitiyor, mayıs gidiyor...

 

Gitti mayıs...

Gelişiyle nasıl da mutlu etti hepimizi... Mayıs hayatın başlangıcı, baharın gülümseyişi, mayıs benim...

 

Benim adım mayıs...

Yokuş aşağı yuvarlanırken çekti aldı beni,

güneşiyle, papatyasıyla,

yağmuruyla elimden tuttu,

aldı, çekti yokuştan...

Tam da düşüyordum derken,

kalktım, yıkadım elimi yüzümü...

Güneşe verdim kendimi,

güneşe doğru yönelen çiçekler gibi

yerimden hiç kıpırdamadan,

hiç sesimi çıkartmadan...

 

Mayıs kızıyım, mayısda doğdum, mayısla kardeşim... Mayısta yenilenirim bitkiler gibi, ağaçlar gibi...Yeniden doğar gibi... El verir, yüz sürer gibi yaradana, mayısta bütünleşirim kendimle...Mayısta tenkit ederim beni, mayısta düzenlenir yaşamım, mayısla beni bulurum...Mayısta beğenirim kendimi... Ben mayıs kızıyım...Kimseden değil, kendimdendir şikayetim, mayısta kendime dönerim... Sonrasında kaybolurum, bir başkası yaşar haziranı, şubatı, eylülü...

Mayıs şiir mevsimi, şiirin ve güneşin doğuşu onunla başlamış gibi...Tarihin ilk şiiri, en sevdalı aşk romanları, en güzel mısraların doğum günü... Mayıs hayata yeniden bakış,yeniden doğuş, çiçeğiyle, çimeniyle,yeniden sevdalanış, gülümser bir çehre dünyaya... Tıpkı mevsimler gibi aylar da anlamlanır duygu dünyamızda...En anlamlısı mayıs... Her biri gelip gidiyor, her biri bir şeyler bırakıp bırakıp gidiyor, arkasından bakarken buluyorsun kendini...

Şimdi haziran... Yeni bir haziran, yine bir haziran... Bir mevsim, yeni bir hayat... Her doğan günüyle, birer birer çekilecek tesbih gibi, sonu gelince tükenecek hüzün, neşe, sıcak günler...

Gitti mayıs, bahar da gitti onunla... Bir başka hayatı yaşayacak insanlar, bir başka atacak kalpleri...Bense bir başka ben’i yaşayacağım bir dahaki bahara saklanmış umutlarımla, bir dahaki mayısa kurutulmuş papatyalar biriktireceğim defter aralarında solmuş, sayfalardan yorulmuş... Geceler biriktireceğim uykusuz geceler, hayata dair şiirlerle bezenmiş... En acıklı romanından tutun da, en komedi filmine kadar esinlenmiş güne bakışlar çizeceğim resimlere... Hayatı mayısa biriktireceğim, yine onda doğmak için, yine onda yaşamak için.Çünkü mayıs benim, ben onun kızıyım...

 

Benim adım mayıs....

 

         ferkul

             28mayıs 2008

 

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TAHLİLAT

1/6/2008
Kategori: gunluk

 

 

                    

Çocukluğum,

Hiçbir zaman yaramaz bir çocuk olmadım.Kendi halinde, gereğinden fazla uslu, sessiz bir çocuktum.Her zaman yaşına göre olgun, her zaman nerede ve ne zaman ne yapılacağını bilen biri...Her zaman başkaları için davranan, başkaları olan, biri... Bunu farkettiğimde epey zaman geçmişti, yıllar ve yaş olarak çok ötede kalan bir zaman...

İnsan kendi hayatını başka insanlarınki kadar kolay resmedemiyor, tahlili daha güç gelse de, çözümleyip tarafsız analiz yapamıyor... Ne kadar bazan kendimizden hoşnut olmasak da, bizi yaşıyoruz, istesek de, istemesek de zamanla birlikte değişen tek şey yüzümüzde ve ellerimizde beliren çizgiler... Belirdikçe insana cesaretsizlik veren, ama daha bir umuda sarılma hırsı veren çizgiler...

Düşünüyorum da, tek yaramazlığım sayılabilecek iki şey var.Biri komşunun oğlundan aldığım sapanla ne kadar uzağa taş fırlatabileceğim diyerek karşı komşunun çatısındaki kiremitleri kırdığım gün....Bir diğeri de itirafını otuz beşimden sonra yaptığım; evimizin kiler penceresinden attığım kuru soğan kabuklarıya komşunun bahcesinde oluşan görüntü...Dul ve zaten yeterince hırçın, komşulara aman detirten bir kadındı....Anneme gelip de benim bahceme ne diye soğan kabukları atıyorsunuz diye kavga edince, ben yaptım, diyemedim tabii...Ama niyeyse devam ettim kabuk fırlatmaya, komşu da kavgasına..Annemin şaşkınlığını da hatırlıyorum, gülümseyerek, bu nasıl iş, kim senin bahcene işi gücü yok da, soğan kabuğu atsın?... Ne diye attıysam?... Şimdi tıpkı ellerimdeki ve yüzümdeki çizgileri çözümleyemediğim ve benimseyemediğim kadar, o soğan kabuklarının itirafsızlık cesaretini de kabullenemiyorum... Yine de gülümseyerek hatırlanan küçük bir yaramazlık hatırası boncuğu oldu, o kadar da olsun değil mi?..

 

Küçük bir çocukken de, ergenliğe girmiş bir genç kızken de, orta yaşlı iken de, her zaman içimde yaşattığım çocuk, duygusal biriydi... En ufak şeye ağlayan, etrafı ve çevreyi, her davranışı fazlasıyla yorumlayan, ayrıntılara takılan.... Hatta sürekli gözünde yaş olan küçük kız... Neden veye neye ağladığı bile çoğu zaman bilinemeyen biri... Çok fazla ayrıntılara takılmanın iyi bir şey olduğunu sanmıyorum... Ayrıntılar yorar insanı, sürekli bir şeyler düşünürsünüz... Kafanızda, beyninizde, yemek yerken, gezerken, uyurken hep bir şiir, hep bir roman, anlaması,yorumlaması zor şiirler, zor cümleler... Bu yüzden galiba, şairleri ve duygusal insanları, hatta sanatkarları deli olarak nitelerler.Bunu inkar edebilir miyiz?.. Bir tarafımız kaçıktır, bir tarafımız diğer insanlardan farklı yaşarken, bir tarafımız onlardan biri’ yi oynar... Oynarken ve düşünürken yaşamak, nedir biz biliriz.Düşünen ve yaşayan insanlar...

Kırk yaş sendromuyla başladığım yaşam tahlilllerim ne zamana kadar sürecek, bilir miyim?...Bilebilsem tahlili bitirir miyim?... Sadece bildiğim bir şey var.Eğer keşke demek mümkün olsaydı, keşkeleri yaşamak ve dönüş imkanı olsaydı, başkaları için yaşayan, iyi ferkul’u oynayacağıma, ayrıntılarla uğraşmadan hayatı olduğu gibi görebilmeyi becerebilen, kendi olmayı tercih eden biri olmayı başaran biri olurdum... Olurdum da, ferkul’u yenebilir miydim,ayrıntısız yaşayabilir miydim bakarken ve görürken, apaçık yaşanırken herşey, görmezden gelebilir miydim?... Ne kadar istesek de olduğumuzdan başkasını yaşayabilir miyiz, kişiliğimizde varsa?...

Yine de, üstü başı toz içinde, sabahtan akşama kadar sokaklarda yaramazlık yapan, içindeki taşan enerji ve coşkuyu yansıtan, gülümseyen ve dünya umrunda olmayan bir çocuk olmayı isterdim...

Hala içimde yaşattığım bir çocuk var, ne kadar büyüsem de, ben o çocuğum, küçük, iki örgülü, hassas küçük kız...O kız hiç büyümedi ki... Kimseler bilmiyor, hala aynı, hala en küçük şeylerde gözleri doluyor, bu sefer, bu yıllarda yaş akmasa da gözünden, her şey içinden ağlatıyor onu...Bazan bir bakış, bazan küçük bir istihza, bazan bir kuşun kanat çırpışı, bazan da bir yağmur, hatta mevsimin, bir ayın gidişi...Gelen ve gidene uzaktan bakış... Göz yaşı dökmeden ağlamayı bilir misiniz?...Böylesi daha çok dokunur insana...

Büyümedi benim küçük ferkulum, hiç büyümedi, siz varsın kırk yaşında olgun bir kadın sanın... Hala kırk kuruşa bir bayram harçlığıyla aldığı o bebeği giydiriyor, konuşuyor, oynuyor... O naylon bebekte buluyor kahkahalarını, geleceğini, geçmişini....Hala ondört yaşında sayfalarca yazdığı o korkunç duygusal romanı yazıyor kafasında,hala kiracı kız arkadaşına söylüyor, o da bıkmamış dikte etmekten, beraber yazıyorlar, o büyümüş,evlenmemiş, ama hala kendisi gibi olan arkadaşıyla, koca bir avukat da olsa sıkılmıyor yazmaktan, birlikte düşünmekten,her sayfada heyecanlanmaktan, o romanın şimdi bile cümleleri tükenmemiş, hiçbir zaman yayınlanmayacak da olsa hiç de bitmeyecek kelimeleri,duygusallığı...Hala annesine gittiğinde komşunun bahçesine soğanları fırlatıp atmak istiyor, o kadının hırçınlığı, kavgacılığı kalmasa da...Ama daha bir cesaretli şimdi, daha bir isyan dolu herşeye ve herkese....Belki bu kez diyecek, ben attım o kabukları, canım öyle istedi, attım işte... Beni kızdırırsanız bir daha atarım...

ferkul

21mayıs 2008

01.25

 

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

kırk yaşımdayım

26/5/2008
Kategori: gunluk

        

           

 

Kırk taş büyüttüm içimde... Kırk renkli, irili ufaklı kırk taş... Her yıla birini sığdırmış, her rengi o yıla boyanmış, kırk taş attım denize... Deniz de denizdi hani, hiç almayayayım demedi, atma, tut elinde, sakın bırakma, demedi, yutuverdi taşımı...Attım gitti, uzak dalgalara savurdu taşlarım kendini, kayboldular...Sanki hiç elime almadım, sanki hiç boyamadım, hatıraları serpmedim üzerlerine, sanki hiç biri benim dediğim değildi, sanki hiç benle ağlamadı, benle gülmediler, sanki hiç benden değillerdi, her bir rengi, beni yaşatmadı sanki...Kendiliğinden kayıp gittiler elimden... Tutup sımsıkı, bırakmayayım dedikçe parmaklarımı acıtırcasına kaçarken, kaçışları bendendi sanki, ne yaptıysam, nasıl bir hata yaptıysam kalmaları için, neyi yapamadıysam?...

 

Kırk taş büyüttüm içimde her bir yıla sığdırılmış kırk renkti, boyası silindi, denize attım, gitti...

 

Kırk kuş uçurdum gökyüzüne, salıverdim özgürce, kimisi serçeydi, kimi güvercin, kimi kartal, kimi atmaca, kimi muhabbet, kimi leylek, kimi karga... Hırçın yıllardı, beceriksiz, tecrübesiz, kendini bilmez kuşlara verdi kendini günlerim... Uçmak için, soğuk kış günlerinde ısınmak, sabah güneşinde haykırmak için, bir başka ele konmak için, toplu halde uçup gittiler hepsi... Minik ağızlarında kırk taşım, onları da getirdiler, geri götüremeden attım denize... Vermedim geri emanetlerini... Şimdi hangi kuş yılındayım, hangi mevsimde uçurucağım yine elimden kayıp gidecek, hangi kuş mevsimi son, diyecek, kimbilir?...

 

Kırk yıla bezedim bedenimi... Kırk uzun yılda harcadım nefesleri, güllere bezedim, kırmızı, sarı güllerle süsledim,güzel koksun diye, iyilik olsun diye her seferinde yanılsam da, yeniden harcadım, bir solukluk yaşamda neye bu kin, kavga diye, güzel olan ne varsa kendimden bildiğim, sergilemeye çalıştım kırk yılda...Kırk uzun yolda yürüdüm, dikenler , yabani otlar kesse de önümü, her bir yolda bilendim, her bir çetrefilli yol öğretti bana kendimi, benliğimi kırkıncı yolda buldum... Sandım mı ki?.. Nedir gerçek, nedir yalan?..Ben miydim yollarda yürüyen, yollar mıydı beni yürüten?... Belki de bundan sonraki yıllarda bulacağım ferkul diye birini.?.. Hiç tanımadığım biridir belki kendisi, belki kırk yıllık dostum, beni benden alan... Var mıydı, sorgulayacağım her seferinde, her bir yaş dönümünde eksisiyle artısıyla, gidenden çok geleni, gelenden çok gideni, hesaplamakdan yorgun düşmüş yılları yazacağım...Zaten ne zaman becerdim ki problem çözmeyi, ne anlarım matematikten?.. Çözen gelsin,buyursun, yazsın...Hangi işlem çözer bu matematiği?.. Sonuç belli gidilen yol, belirsiz....Kırk kere bir etti sıfır...

 

ferkul

15.05.2008

Yorum (11) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

başbakana mektup

21/5/2008
Kategori: yasam

        

Mektup

 

Bugün Sosyal bilgiler dersinde küçük bir etkinliğimiz vardı.Belediye başkanlarıyla, TBMM meclisi, görevleri ve yetkileriyle ilgili bir konuydu... Kitabın çalışma sayfasına belediye başkanına bir mektup yazmayı hazırlamışlar...Oradan açıldı, öğrencimin biri kalktı, ben belediye başkanına değil, başbakana yazacağım ,çünkü babam bu başkanı hiç sevmiyor,dedi...Çocuklar nasıldır bilirsiniz, biri bir fikir attı mı ortaya, hepsi birden atılır...Bir başkası çıktı, ben cumhurbaşkanıma yazacağım dedi... İlginç olur, o heyecanla belki daha bir özenirler, mektup yazmayı,zarf üstü yazmayı ve duygularını konuşturmayı becerebilmek için çaba sarfederler diye düşündüm, kabul ettim... Sonradan mektuplardaki samimiyeti ve çocuksu duyguları görünce göndermeye karar verdim, ne çıkardı?.. Sonuçta çocuk da olsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydılar , kimbilir belki de o yüksek mevkide olabilmeyi hedef seçip kendine, bir yol alan çıkardı?... Bir harıltı, gürültü, heyecan içinde başladılar mektuplarını yazmaya... Ben de zarf temin ettim kenar mahalle okulu olarak kısıtlı bütçemizin elverdiği kadar zarf, çizgisiz kağıt,vs...

Mektupları sahiden göndereceğimizi, dikkatli ve güzel yazmalarını, duygularını ifade edici ve kurallara uygun yazmalarını istedim tabii, bir de samimi olmalarını... En kötü yazısı olanı bile, kurallarına uymadan da yazsa cümleleriyle kendini ifade edebilen küçüklerimle gurur duydum... Yazı çirkin, kuralsız demeden koyduk zarflara, verdik postaya... Binbir heyecan, zarf üstü yazma çabalarını ve o gürültüyü saymazsak hoş bir deneyimdi.Hepsini tek tek olmasa da şöyle bir gözden geçirdim, sak